Profesyonelliğin Yeni Tanımı

Fenerbahçeli futbolcu Hasan Ali Kaldırım
Fenerbahçeli futbolcu Hasan Ali Kaldırım

Fenerbahçeli futbolcu Hasan Ali Kaldırım, davranışlarıyla, profesyonelliğin ve rekabetin yeni tanımını yapıyor. Rekabeti, pes etmek için mazeret değil, kendini geliştirmek için bir motivasyon olarak görüyor. Başkaları rekabetten yılarken o rekabeti kendisi için bir fırsat olarak görüyor.

Bu ülkenin en iyi, hatta Avrupa’nın bile sayılı sol kanatlarından Caner Erkin’in varlığında: “gölgede kalırım, bana nasılsa sıra gelmez” demiyor ve çalışıyor. Hatta kendisini, eskiden sürekli 11 oynarken atamadığı çalımları atar ve yapamadığı asistleri yapar hale getiriyor.

Caner’in müthiş formu ve donanımı onu ikinci tercihe itince, kaderine ya da futbola küsmüyor. Kendisini, sanki hep oynayacakmış gibi hazır tutuyor.

Hasan Ali Kaldırım; en ufak elgelde kendini koyveren, çok kolay çöküp çok zor kendine geri gelen ve başarısızlık için mazeret üretmeye meyilli insanlar için rol model oluyor.

(Yukarıdaki bilgiler, “yüce Türk basını”ndan, gözden geçirme ise Serdar’dan)

I left my mind in Datça

Datça Bays
Datça Bays

The History of Datça: Datça peninsula has a critical location. Northern coast of Datça peninsula is on the Aegean Sea and southern part is on the Mediterranean. Because of its geographical location, the peninsula has been the site of many different civilizations throughout history. The area was called Reşadiye in 1909. Knidos, located on the tip of Reşadiye, has many temples built by the Dorians and the Romans. The city is renowned for its statue of Aphrodite during ancient times. However, the statue has not been located during modern times. Today, the ancient city of Knidos is approximately 30 km away from Datça and it houses the remains of small and large amphitheaters, and many temples of Odeon, Apollo and Venus.

The story of almonds: The Mediterranean climate dominates in Datça, which was one of the most significant port cities of the ancient era. All over the region, almonds have been the most significant agricultural product. The almond flowers bloom around the end of February or beginning of March. It is a sight worth seeing.

A paradise of bays: The Datça Peninsula is ideal for beach holidays and there are many small and large bays, which are given a name usually ending with “bük” in Turkish. The most famous bay is Palamutbükü. However, Hayıtbükü and Ovabükü are also very popular. Apart from these, if you have a car, you can follow the coastline and swim in whichever bay you like. You can also visit the bays by taking daily boat trips. If you don’t have a car, Kargı Bay, which is within walking distance of the city center, can also be a nice alternative. We should also mention that Datça is ideal for watersports.

Old Datça: Old Datça is a lovely village with old Greek, stone houses and narrow stone roads which date back to the 19th century. It is one of the oldest settlements on the peninsula. Renowned Turkish poet Can Yücel spent his last years in old Datça.

Edebi Eserlerde Gerçek Kişileri Aramak !

Edebi eserlerde gerçek kişiler aramak
Edebi eserlerde gerçek kişileri aramak, ne derece doğru?

Selim İleri’nin bir sözüyle başlayalım: “Roman okuma sanatında kılavuzsuz, birikimsiz yol aldığımızdan, ikide birde romanlarda gerçek kişileri arıyoruz. Onların tam anlamıyla gerçek kişiler olamayacağını öğrendiğimizdeyse, ya yazarın yalan söylediğinden kuşkulanıyoruz ya da hayal kırıklığına uğruyoruz. Çıkmaz sokak… (Sonuç olarak) Romanda, öyküde gerçek kişi aramanın anlamı yoktur. Tiyatro oyununda da”.

Selim İleri’nin bu düşüncelerine, sanırım TV dizilerini de ilave edebiliriz. Dizilerdeki karakterlerin gerçek kişiler olmadığı, yazılmış, kurgulanmış kişiler olduğunu da aklımızda hep tutmamız gerekiyor.

Tv dizilerindeki karakterleri gerçek kişiler olarak algılayan ve umduklarını bulamayıp, söylenen (hatta söven) arkadaşlara yakın geçmişte çok şahit oldum. Tarihi dizilerdeki karakterlere gerçek kişi muamelesi yapıp, bu karaterlerin gerçek kişiler olmadığını, kurgusal kişiler olduğunu söylediğimizde, çevremden çok sert tepkiler aldığımı gün gibi hatırlıyorum.

Özellikle TV dizilerinde, bire bir gerçek kişileri izlemiyoruz. Senaristlerin kurguladıkları kişileri izliyoruz. Bu kurgulama da, her ne kadar gerçek kişilerden ilham alınsa da, doğal olarak piyasa istekleri de dikkate alınıyor.

Hep aklıma gelen bu hususu, dikkatinize sunmak istedim.

Sevgi ve selamlar.

Serdar Yegül

Sıla Dizisi Hakkında Bir Kritik

Boran Ağa ve Sıla
Boran Ağa ve Sıla

Malumunuz olduğu üzere, 2006-2008 arası üç sezon olarak ATV kanalında Sıla isimli dizi yayımlandı ve dizi seyirciden çok büyük ilgi gördü. Peki Sıla dizisini diğer dizilerden ayıran farklar neydi?

Diziyi izlediğimizde ve ilgili kritikleri okuduğumuzda birkaç husus ön plana çıkıyor. Bunlar: Yönetmen Gül Oğuz’un bir okul yaptırması; dizinin toplumsal sorumluluk bilinciyle çekilmiş olması ve kadın bir yönetmenin anlatımdaki yumuşak üslubu.

Ben burada, dizinin toplumsal sorumluluk bilinciyle çekilmiş olmasını biraz açmak isitiyorum.

Malumunuz günümüzde pek çok dizi çekiliyor. Ve bu dizilerde tehlikeli fikirler ve davranışlar işlenebiliyor. Örneğin bir koca karısını aldatmışsa, kadın da bir pundunu bulup kocasını aldatabiliyor.

İlgi çekici konular yüksek izlenme oranları (reyting) sağlayabiliyor ama diğer yandan toplumsal sorumluluğu hiçe sayarak izleyicilere tehlikeli düşünceleri yayabiliyor. Oysa diğer yandan, bu dizilerin çocukların ve ergenlik yaşında olanların izlediği unutuluyor.

Sıla Dizisinde ise, konu işlenirken sosyal sorumluluğa dikkat edilmiş. Dizide meşru olmayan bir konu işlenirken, örneği töre gereği bir kadın ezilirken, dizideki bir başka karakterin ağzından bu olumsuzluk eleştirilmiş. Böylece seyirci daha diziyi izlerken konuyu tartışmaya başlamış. Ve dahası, ilgili bölüm bittiğinde, bölümde işlenen olumsuz konunun toplumda tartışılması bir hafta boyunca devam etmiş. Ve böylece, dizinin reytingleri patlamış.

İşte Sıla Dizisini diğer dizilerden ayıran temel farklılık!

Sevgi ve selamlar.

Serdar Yegül

Çeşme ve Alaçatı İzlenimleri

ala9

Gündüz ortalama 27 derecelik bir hava sıcaklığı.. karadan ve denizden sürekli esinti.. içinizde sürekli bir ferahlık hissi..

Dar ve taştan sokaklar.. sokaklara iki taraftan eşlik eden taş binalar.. taş binaların bir kısmı restore edilmiş.. ya restoran, ya kafe ya kahvehane ya da butik otel olarak kullanılıyor.. bazı kahvehaneler saat 19.00’dan sonra meyhane olarak kullanılıyor..

Hangi sokağa girerseniz iki şey hemen dikkatinizi çekiyor: Tahta sandalyeler ve mavi/beyaz renkler.. ya eşyalar ya örtüler hep mazi/beyaz..

Alaçatı’da bulunmak, insanı çocukluk zamanlarına götürüyor.. ev tipleri, eşyalar hep eskide bıraktığımız gibi.. tıpkı o “küçük dünyamız”daki gibi..

Gündüzü kadar gecesi de hareketli Alaçatı’nın.. geceleri lokantalar, kafeler ve yollar insanlarla dolu.. sanırım insan, insanı çekiyor..

Esnaf, hırsızlığa ve tacize karşısı sürekli tetikte! Çünkü bu tip olayların hepsinin kazancını düşüreceğini biliyorlar..

Pek çok butik otel de var Alaçatı’da.. Bu otellerde kalmanız durumunda.. kendinizi standart otellerden çok ayrı bir ortamda hissediyorsunuz.. sabah kahvaltısında yöresel lezzetleri (özellikle değişik reçellerini) tadabiliyorsunuz.. otel sahibi ile sohbet edebiliyor, yeni arkadaşlıklar kurabiliyorsunuz..

Bülten’in Yeni Sayısı Çıktı

Kişisel Bülten (69. Sayı) çıktı.

Bültenin 69. sayısında; fidanların ne zaman dikileceğinden özgüven hakkında bir kritiğe; Çin Seddi’nin iklimle bağlantısından kahve kokusu ile tadı arasında bağlantıya; roman tavsiyelerinden İngiltere’deki Türk bakkalların özel işlevlerine; Meryl Streep’in kırklı yaş farkındalıklarından Serdar Yegül’den bir şiire; Çanakkale türkülerinin kaynağından ayak-paça çorbasının faydalarına kadar pek çok bilgi yer almaktadır.

Kişisel Bülteni okur ve düşüncelerinizi bana iletirseniz ( s_yegul@hotmail.com) çok sevinirim.

Kemal Tahir’den Esir Şehir Üçlemesi

Üç romandan oluşan dizide, 1920-21 ve 1930 Türkiye’sinde yaşanan olaylar üzerinden insanın gerçeği ve insanın gerçek yüzü ile yaşaması anlatılıyor.

Romanları okurken Kemal Tahir’in nefis ve zekice anlatımına şahit oluyorsunuz. Rahat okuyor ve sıkılmıyorsunuz.

1. Ciltte, 1920’de İngiliz işgali altındaki İstanbul insanının durumunu, 2. ciltte İstanbul’un o yıllarda nasıl bir açık hava cezaevine dönüştüğünü ve nihayet 3. ciltte ise 1930’lu yıllarda yaşanan olaylar üzerinden, aslında insanın nasıl bir varlık olduğunu ve ne tür davranışlar sergileyebildiğini okuyoruz.

Romanda her ne kadar zaman zaman tarihi olaylara atıflar yapılıyorsa da, üç bölümden oluşan romanların okuması bittiğinizde, aslında romanların konusunun geçtiği tarihi zamanlar ve olaylar olmadığı; bu zamanlar ve olayların geri planda kaldığı, insanın gerçek kimliği ile yüzleşmesinin ön plana çıktığı görülüyor. İlaveten, insanlar arası ilişkilerde haklılığın sadece bir tarafta ve yüzde yüz olmadığını da görüyoruz. Ve romanlarda kahramanlar, her fırsatta, maskelerini indirip gerçek yüzleriyle yaşamaya davet ediliyorlar.

3. cildin son kısmını okumamış olsaydım, bu romanlar dizisi aklımda başka bir türlü kalırdı. Çünkü 3. ciltte okuru değişik düşünceler bekliyor. “Vatanseverlik arkasına gizlenip evinin geçimini aksatan Kamil Bey” mi dersiniz; “sürekli güven arayışı içinde olan Nermin Hanım” mı dersiniz; farklı bakış açılarından düşünceler ifade ediliyor.

İyi ki bu tarz bizden romanlar var! Sizin de bu diziyi okumanızı isterim.

Türkiye-Afrika İlişkileri

19 Ocak 2015 tarihinde Ankara’da Ankara Palas’ta gerçekleştirilen “21. Yüzyılda Afrika-Türkiye İlişkileri” başlıklı oturumdan İzlenimler:

1 – Toplantıda; “Afrika Büyüyor” düşüncesine yakından bakıldığında, bu büyümenin, çoğunlukla, Afrika kıtası dışındaki ülkelerin büyümesiyle paralel olduğu; Afrika kıtası dışı ülkelerdeki büyümenin düşmesi ya da yavaşlaması durumunda, Afrika’nın büyümesini de düştüğü ya da yavaşladığı; örneğin, bu dönemde; Çin, Brezilya ve Hindistan’daki büyümenin yavaşladığı hatta durduğu, bu durumun Afrika’nın büyümesini yavaşlattığı ifade edildi.

Çünkü bahsekonu ülkeler, daha ziyada Afrika’dan enerji temelli emtia alımı yapmaktadır. Bu ise, ithalat yapan ülkenin büyümesi paralelinde bir büyümeye işaret etmektedir. Oysa Afrika’da bir sanayinin oluşturulması, ve bu sanayinin Afrika’nın kaynaklarını işleyerek, Afrika dışına ihraç etmesi halinde, bu durumun Afrika kıtası için gerçek kalkınma olacağı vurgulandı.

(Devam edecek)